Bugünkü Sınırlarınız Geçmişin Hangi Antlaşmalarının Mirası

İçindekiler
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, köklü bir geçmişin, çetin mücadelelerin ve uluslararası antlaşmaların karmaşık bir mirasıdır. Bu sınırlar, tek bir kararın değil, yüzyılı aşkın bir süreye yayılan siyasi, askeri ve diplomatik süreçlerin sonucunda şekillenmiştir. Bu mirasın anlaşılması için, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine ve Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerine odaklanmak gerekmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nın Getirdiği Yıkım ve Osmanlı’nın Akıbeti
Osmanlı İmparatorluğu, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Balkan Savaşları’nın ardından ciddi toprak kayıpları yaşamış ve merkezi otoritesi zayıflamış bir devletti. İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılması, Enver Paşa liderliğindeki İttihat ve Terakki Hükümeti’nin jeopolitik hesapları ve Pan-Türkist ideolojinin etkisiyle gerçekleşti. Ancak bu karar, imparatorluğu daha da derin bir yıkıma sürükledi.
- Savaşın Yıpratıcı Etkileri: Çanakkale, Kafkas, Kanal, Filistin ve Irak cephelerinde verilen ağır kayıplar, imparatorluğun insan ve malzeme kaynaklarını tüketirken, toplumsal yapıda derin yaralar açtı.
- Askeri Yenilgi ve Ateşkes Çağrıları: Özellikle Filistin Cephesi’ndeki ağır yenilgiler ve Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi, Osmanlı’yı ateşkes istemeye mecbur bıraktı.
Mondros Mütarekesi: İşgallerin Başlangıç Belgesi
Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu için resmen sona erdiğini belgeleyen antlaşma, 30 Ekim 1918 tarihinde Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’dır. Bu antlaşma, sadece bir ateşkes metni olmaktan öte, Anadolu topraklarının işgaline giden sürecin yasal zeminini oluşturmuştur. Özellikle 7. ve 24. maddeleri, İtilaf Devletleri’ne geniş yetkiler tanımaktaydı:
- 7. Madde: İtilaf Devletleri’nin güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkına sahip olmaları. Bu madde, Anadolu’nun dört bir yanında başlayacak işgallerin kılıfı olmuştur.
- 24. Madde: Altı vilayette (Vilayet-i Sitte: Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas, Bitlis) bir karışıklık çıkması halinde İtilaf Devletleri’nin bu vilayetleri işgal etme hakkına sahip olmaları. Bu madde, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurma niyetinin açık bir göstergesiydi.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından, Osmanlı ordusu terhis edilmeye başlandı ve İtilaf Devletleri, antlaşmanın sağladığı yetkileri kullanarak Anadolu topraklarını işgale başladı. Bu işgaller, yeni bir direnişin fitilini ateşleyecekti.
Anadolu’nun İşgali ve Ulusal Direnişin Doğuşu
Mondros Ateşkesi’nin hemen ardından, İtilaf Devletleri Anadolu’nun stratejik noktalarını ve zenginliklerini hedef alarak işgallere başladı. Bu işgaller, sadece askeri bir hareket değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanarak yeni bir dünya düzeni kurulmasının bir parçasıydı.
- İstanbul’un İşgali (13 Kasım 1918): İtilaf donanmaları İstanbul’a demirledi. Başkentin işgali, Osmanlı hükümetinin hareket alanını kısıtladı ve fiili olarak egemenliğini sona erdirdi.
- Güney Anadolu İşgalleri: Fransızlar Adana ve çevresini, İngilizler ise Musul (henüz ateşkese aykırı olarak) ve Antep, Urfa, Maraş gibi bölgeleri işgal etti. Daha sonra İngilizler, Musul hariç bu bölgeleri Fransızlara devretti.
- İzmir’in Yunanistan Tarafından İşgali (15 Mayıs 1919): En büyük tepkiyi çeken işgallerden biri, Paris Barış Konferansı’nda alınan kararla Yunanistan’ın İzmir ve çevresini işgal etmesiydi. Bu olay, Anadolu’da ulusal direnişin en önemli tetikleyicisi oldu.
- İtalyan İşgalleri: Antalya ve Konya gibi bölgeler İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Bu işgaller karşısında, Osmanlı Hükümeti’nin pasif kalması ve işgal güçleriyle işbirliği yapma eğilimi, Anadolu halkında büyük bir infiale neden oldu. İşte tam bu noktada, ulusal direniş ruhu filizlenmeye başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919‘da Samsun’a çıkması, bu direnişin örgütlü bir harekete dönüşmesinin miladı oldu. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile ulusal egemenliğe dayalı, bağımsız bir devlet kurma fikri güçlendi ve 23 Nisan 1920‘de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı. Bu Meclis, işgallere karşı mücadele eden ulusal güçlerin yegane temsilcisi haline geldi.
Sevr Antlaşması: Reddedilen Bir Parçalama Projesi
İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek amacıyla 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma, Osmanlı’nın sonunu getiren ve bugünkü Türkiye’nin sınırlarını tamamen farklı bir şekilde çizen bir taslaktı; ancak Anadolu’daki Milli Mücadele tarafından asla kabul edilmedi ve yürürlüğe girmedi.
Sevr Antlaşması’nın öngördüğü başlıca toprak düzenlemeleri ve şartlar şunlardı:
- Doğu Anadolu’da Bağımsız Ermenistan ve Özerk Kürdistan: Antlaşma, Doğu Anadolu’da büyük bir Ermeni Devleti kurulmasını ve Fırat’ın doğusunda özerk bir Kürt bölgesinin oluşturulmasını öngörüyordu.
- Batı Anadolu ve Doğu Trakya’nın Yunanistan’a Verilmesi: İzmir ve çevresi ile Doğu Trakya, Yunanistan’a bırakılıyordu.
- Güney Anadolu’da Fransız ve İtalyan Etki Alanları: Çukurova ve Suriye sınırı Fransızların, Güneybatı Anadolu ise İtalyanların etki alanına giriyordu.
- Boğazlar Bölgesi: İstanbul ve Boğazlar, uluslararası bir komisyonun kontrolüne bırakılarak Osmanlı egemenliğinden çıkarılıyordu.
- Osmanlı Ordusunun Sınırlandırılması ve Ekonomik Kontrol: Osmanlı ordusunun mevcudu büyük ölçüde kısıtlanıyor, maliyesi ise İtilaf Devletleri’nin denetimine alınıyordu.
Sevr Antlaşması, Anadolu halkı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “ölüm fermanı” olarak nitelendirildi ve şiddetle reddedildi. Bu antlaşma, Milli Mücadele’nin haklılığını ve kararlılığını daha da pekiştirerek, tam bağımsızlık hedefiyle topyekûn bir direnişin başlatılmasında en önemli katalizörlerden biri olmuştur. Bugüne uzanan sınırlarımızın temelleri, işte bu reddedilen antlaşmaya karşı verilen mücadeleyle atılacaktı.
Bu direniş, Anadolu’nun dört bir yanında örgütlenen Kuvâ-yi Milliye ruhu ve ardından kurulan düzenli orduyla, işgalci güçlere karşı verilen çetin askeri zaferlerle şekillendi. Doğu’da Ermenilere, Güney’de Fransızlara ve Batı’da Yunan ordularına karşı kazanılan başarılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin uluslararası alandaki elini güçlendirdi. Bu askeri ve diplomatik başarılar zinciri, nihayetinde İtilaf Devletleri’ni Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzalamaya ve ardından Lozan Barış Konferansı’nı toplamaya mecbur bıraktı.
Lozan Antlaşması ve Sınırların Şekillenmesi
1922-1923 yıllarında gerçekleşen Lozan Konferansı, yeni Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasını ve Misak-ı Millî hedefleri doğrultusunda sınırlarının kesinleşmesini sağlayan kritik bir dönüm noktası oldu. Konferansta İsmet İnönü liderliğindeki Türk heyeti, kapitülasyonların kaldırılması, Boğazlar üzerindeki tam egemenlik, azınlık hakları ve savaş tazminatları gibi çetin meselelerde büyük bir diplomatik mücadele verdi. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi coğrafyası büyük ölçüde çizildi.
Bu antlaşma ile Batı sınırlarımız Meriç Nehri hattı olarak belirlendi ve Doğu Trakya Türkiye’ye bırakıldı. Suriye sınırı, 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda belirlenen çizgiye sadık kalınarak yeniden teyit edildi (Hatay’ın statüsü daha sonra ayrı bir süreçle kesinleşecekti). Irak sınırı ise Musul meselesi nedeniyle antlaşma dışında bırakılarak daha sonra İngiltere ile yapılacak ikili görüşmelere ertelendi. Doğu sınırlarımız Kars Antlaşması ile, İran sınırı ise Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan miras kalan hat üzerinden teyit edildi. Ege Denizi’ndeki adaların statüsü büyük ölçüde belirlenerek, Anadolu kıyılarına yakın adaların silahsızlandırılması ve Yunanistan’a bırakılması, Gökçeada ve Bozcaada’nın ise Türkiye’de kalması karara bağlandı. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından ortaya çıkan yeni ulus devletin egemenlik alanı ve toprak bütünlüğü uluslararası hukuk zemininde tescil edilmiş oldu.
Günümüze Etkileri
Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve egemenliğinin tapu senedi niteliğindedir. Bugün sahip olduğumuz sınırlarımızın büyük çoğunluğu, bu antlaşmanın doğrudan bir sonucudur. Antlaşmanın getirdiği nüfus mübadelesi gibi uygulamalar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki demografik yapıyı kökten değiştirmiş, ancak aynı zamanda yeni bir ulus-devlet kimliğinin pekişmesine zemin hazırlamıştır. Azınlık haklarına dair maddeler ise, Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlerin statüsünü belirleyerek günümüze dek süregelen bir hukuki çerçeve sunmuştur. Boğazlar üzerindeki egemenlik hakları daha sonra Montrö Sözleşmesi ile pekiştirilmiş olsa da, Lozan bu sürecin başlangıç noktasıdır. Antlaşmanın bazı maddeleri (örneğin Ege adaları, Kıbrıs meselesi) zaman zaman bölgesel gerilimlere kaynaklık etse de, Lozan’ın genel çerçevesi günümüzde dahi bölgesel ve uluslararası ilişkilerin temelini oluşturmaktadır.
Tarihsel Önemi
Lozan Barış Antlaşması, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti için değil, yirminci yüzyılın başlarındaki uluslararası ilişkiler açısından da müstesna bir öneme sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı, bağımsızlık mücadelesini zaferle sonuçlandıran bir ulusun imzaladığı tek barış antlaşması olmasıyla emsalsizdir. Bu özelliğiyle Lozan, sömürgecilik sonrası dönemde bağımsızlık arayışındaki diğer uluslara ilham kaynağı olmuş, ulusal egemenlik ilkesinin uluslararası hukukta ne denli güçlü bir karşılık bulabileceğinin somut bir kanıtını sunmuştur. Kapitülasyonların kaldırılması, yeni Türk devletinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını perçinlemiş, modern ve laik bir cumhuriyetin inşası için sağlam bir zemin hazırlamıştır. Lozan, Türkiye’nin kuruluş felsefesinin ve dış politikasının temel direklerinden biri olarak, bugünkü devlet yapımızın ve bölgesel konumumuzun anlaşılmasında anahtar bir role sahiptir.


