Ortadoğu’nun Çizgileri Bir Masanın Gölgesinde Çekildi

İçindekiler
Önemli Çıkarımlar
- Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’nun sınırları, bölge gerçekleri yerine Batılı güçlerin jeopolitik çıkarları doğrultusunda çizildi.
- Sykes-Picot Anlaşması, İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı’nın Arap vilayetlerini kendi nüfuz alanlarına bölen gizli bir mutabakattı.
- Yapay sınırlar, bölgedeki etnik ve dini grupların dağılımını göz ardı ederek modern Ortadoğu’nun istikrarsız temellerini attı.
Osmanlı’nın Çöküşü Yeni Dengeler
Birinci Dünya Savaşı’nın son demlerine yaklaşıldığında, 1916-1918 yılları arasında, yorgun ve yıpranmış Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi müttefik güçlerin masasında şekillenmeye başlamıştı. Dört asırdan uzun bir süre Ortadoğu coğrafyasına hükmetmiş bu büyük imparatorluk, artık dağılmanın eşiğindeydi. Bu durum, bölgede yeni bir güç dengesi arayışını tetikledi ve özellikle Britanya ile Fransa gibi kolonyal güçler için stratejik bir fırsat penceresi açtı. Mezopotamya’dan Levant’a, Hicaz’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş topraklar, petrol rezervleri, ticaret yolları ve jeopolitik önemleriyle Avrupalı devletlerin iştahını kabartıyordu. Bölgedeki etnik ve dini mozaik, yerel yömetim gelenekleri ve halkların krndi kaderini tayin arzusu ise, emperyalist hesapların gölgesinde kalmaya mahkumdu. Bu dönem, sadece bir imparatorluğun sonunu değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun modern haritasının ilk taslaklarının çizilmeye başlandığı kritik bir eşiği temsil ediyordu.
Gizli Anlaşmaların Doğuşu
Osmanlı İmparatorluğu henüz savaş meydanlarında direnişini sürdürürken, müttefikler arasında gelecekteki Ortadoğu’nun paylaşımına dair gizli pazarlıklar başlamıştı. Bu pazarlıkların en somut çıktısı, 1916 yılında Britanyalı diplomat Sir Mark Sykes ile Fransız mevkidaşı François Georges-Picot arasında varılan mutabakat, yani Sykes-Picot Anlaşması oldu. Temelinde, Osmanlı’nın Arap vilayetlerinin İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine ayrılması yatıyordu. Anlaşma, Rusya’nın da başlangıçta onayını almıştı (Sazonov-Picot Anlaşması olarak da bilinir), ancak 1917 Bolşevik Devrimi sonrası Rusya’nın savaştan çekilmesiyle kamuoyuna sızdırıldı ve büyük bir skandala yol açtı.
Anlaşmanın temel maddeleri şu şekilde özetlenebilir:
- Fransız Nüfuz Bölgesi: Lübnan kıyıları, Suriye’nin iç bölgeleri ve bugünkü güneydoğu Türkiye’nin bir kısmı doğrudan Fransız yönetimine bırakılacaktı. Bu bölge, Akdeniz’e erişimi ve stratejik derinliği ile Fransa için hayati önem taşıyordu.
- İngiliz Nüfuz Bölgesi: Irak’ın büyük bir kısmı (Musul dahil), Ürdün ve Hayfa ile Akka limanları doğrudan İngiliz kontrolüne geçecekti. Bu, İngiltere’nin Hindistan yolu üzerindeki güvenliğini ve bölgedeki petrol çıkarlarını güvence altına almayı amaçlıyordu.
- Uluslararası Bölge: Kudüs ve çevresi, her iki gücün de doğrudan kontrolüne bırakılmayarak uluslararası bir statüye kavuşturulacaktı.
Bu anlaşma, bölgedeki mevcut etnik ve dini dağılımı, yerel yönetim yapılarını ve Arap milliyetçiliği hareketinin taleplerini tamamen göz ardı ederek, yalnızca Batılı güçlerin stratejik ve ekonomik çıkarlarını esas alıyordu. Çizilen o hayali sınırlar, bölgenin geleceğini kökten etkileyecek bir kolonyalizm mirasının ilk adımıydı.
Masadaki Pazarlıklar Kalem Darbeleri
Sykes-Picot Anlaşması’nın detayları, Londra ve Paris’teki kapalı kapılar ardında, dönemin coğrafi ve demografik gerçeklerinden büyük ölçüde kopuk bir şekilde, diplomatik yazışmalar ve harita üzerindeki ilk çizimlerle şekillendi. Britanyalı ve Fransız temsilciler, masalarına serdikleri haritalar üzerinde adeta bir cetvel ve kalemle, binlerce yıldır kendine özgü kültürel, etnik ve dini dinamikleriyle var olan bir coğrafyayı yeni baştan tanımlıyorlardı. Bu süreçte, bölgedeki Kürtler, Araplar (Sünni ve Şii ayrımı gözetmeksizin), Süryaniler ve diğer birçok etnik ve dini grubun dağılımı, yaşam biçimleri veya aidiyetleri dikkate alınmadı.
Örneğin, Musul vilayetinin İngiliz nüfuz alanına dahil edilmesi veya Lübnan’ın Hristiyan nüfusunun yoğunluğu gerekçesiyle Fransız kontrolüne verilmesi gibi kararlar, bölgedeki yüzyıllık toplumsal yapıları ve siyasi dengeleri tamamen göz ardı ediyordu. Çizilen her bir çizgi, aslında bir topluluğu ikiye bölen, farklı aşiretleri aynı ulus devlete hapseden veya tarihsel olarak bir arada yaşamış grupları ayırıp karşı karşıya getiren potansiyel çatışma tohumları ekiyordu. Bu keyfi sınırlar, sadece coğrafi bir ayrım değil, aynı zamanda gelecekteki ulusal kimliklerin ve devlet yapılarının temelini de atmış oldu. Bu masa başı kararlar, ileride ortaya çıkacak pek çok bölgesel gerilimin ve çatışmanın habercisiydi.
Mandater Yönetimler ve İlk Tepkiler
Sykes-Picot Anlaşması’nın resmileşmesinin ardından, 1920’deki San Remo Konferansı ile bölgedeki manda rejimleri tescil edildi. Fransa, Suriye ve Lübnan üzerinde manda yetkisini alırken, İngiltere Mezopotamya (bugünkü Irak) ve Filistin (Trans Ürdün’ü de içeren) üzerinde benzer bir yetkiyle donatıldı. Bu yönetimler, bölge halklarının kendi kaderlerini tayin etme iradesini hiçe sayan, dışarıdan dayatılan siyasi yapılar olarak dikkat çekti. Fransız mandası altında Suriye, etnik ve dini farklılıkları kaşıyarak çeşitli özerk bölgelere ayrıldı; bu bölünmeler, gelecekteki iç çatışmaların tohumlarını ekme potansiyeli taşıyordu. İngilizler ise Mezopotamya’da, ülkenin Şii çoğunluğuna rağmen Sünni azınlığa dayalı bir yönetim kurarak, bölgenin demografik gerçeklerini siyasi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdi.
Bu dayatmacı politikalara karşı bölge halklarının tepkisi gecikmedi. Irak’ta 1920’de patlak veren Büyük Irak Ayaklanması, İngiliz mandasına karşı geniş çaplı bir direniş hareketi olarak tarihe geçti. Benzer şekilde, Suriye’de Fransız yönetimine karşı çeşotli direniş hareketleri baş gösterdi; özellikle 1925-1927 yılları arasındaki Büyük Suriye İsyanı, manda yönetimlerinin meşruiyet krizini ve halkın bağımsızlık arayışını açıkça ortaya koydu. Bu ayaklanmalar, sadece dış müdahaleye karşı bir duruş değil, aynı zamanda yeni çizilen sınırlara ve bu sınırlar içinde dayatılan yönetim biçimlerine karşı bir itirazdı. Bölge halkları, kendilerine danışılmadan çizilen haritaların ve kurulan devletlerin, kendi tarihsel, kültürel ve sosyal dokularıyla bağdaşmadığını bu direnişlerle gösterdi.
Yapay Sınırların Mirası
Manda döneminde pelişen bu yapay sınırlar, Ortadoğu’nun etnik, dini ve siyasi dengelerini köklü bir şekilde bozdu. Sykes-Picot Anlaşması’nın ve ardından gelen manda yönetimlerinin en yıkıcı miraslarından biri, tarihi, kültürel ve coğrafi bütünlüğü olan toplulukları parçalaması veya birbiriyle çelişen grupları tek bir idari birim altında toplamasıydı. Örneğin, Kürtler dört farklı devletin sınırları arasına dağıtılırken, Irak’ın Şii çoğunluğu Sünni bir azınlığın kontrolündeki bir devlete hapsedildi. Lübnan’da ise Hristiyanlar ve çeşitli Müslüman mezhepleri, dışarıdan belirlenen bir kota sistemiyle yönetilerek sürekli bir kırılganlık hali yaratıldı. Filistin’de ise Arap ve Yahudi toplulukları arasında gerilimin temelleri, İngiliz mandasının çelişkili politikalarıyla atıldı.
Bu sınırlar, bölgenin doğal ticaret yollarını, kültürel etkileşim ağlarını ve ekonomik entegrasyonunu da sekteye uğrattı. Modern Ortadoğu devletleri – Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün – bu yapay sınırlar üzerinde inşa edildi. Bu devletlerin kueuluşundan itibaren, içsel tutarsızlıklar, etnik ve mezhepsel gerilimler, siyasi meşruiyet sorunları kronikleşti. Sınırların keyfi belirlenmesi, içerideki farklı gruplar arasında aodiyet ve kimlik krizlerini derinleştirerek, uzun vadede istikrarsızlığın ve çatışmaların zeminini hazırladı. Bölge, tarihsel olarak var olan ancak dış müdahaleyle keskinleşen kimlik farklılıkları üzerinden sürekli bir iç mücadele alanı haline geldi.
Bugüne Yansıması
Bugün Ortadoğu’da tanık olduğumuz bölgesel krizler, iç savaşlar ve devletlerarası gerilimler, büyük ölçüde Birinci Dünya Savaşı sonrası masa başında alınan bu kararların ve çizilen yapay sınırların doğrudan bir sonucudur. Suriye İç Savaşı’nda gördüğümüz mezhepsel bölünmeler ve dış müdahaleler, Irak’taki kronik istikrarsızlık ve Sünni-Şii çatışması, Lübnan’daki siyasi felç ve mezhepsel ayrışma, İsrail-Filistin çatışmasının derin kökleri; tüm bu sorunlar, Sykes-Picot ve manda döneminin mirasından beslenmektedir. Bu tarihi kararlar, bölgedeki devletlerin içsel tutarlılığını zayıflatmış, farklı etnik ve dini grupları zorla bir araya getirmiş veya ayırmış, böylece ulusal kimliklerin gelişimini çarpıtmıştır. Bölgenin parçalı yapısı, dış güçlerin müdahalesini kolaylaştırmış ve Ortadoğu’yu jeopolitik bir rekabet alanına dönüştürmüştür. Bugün Ortadoğu haritasında gördüğümüz o keskin, yapay sınırların her biri, işte o masada, o gece atılan bir kalem darbesinin izidir.
